Din insanlığın yaratılmasıyla başlamıştır. Buna fıtrat ismi verilir. Yüce Allah insanlığı da ilk insanla başlatmış, tanışmaları ve bir arada yaşamaları için farklı ırk ve kabilelere ayırmıştır. Yaratıcı insanları dünyaya göndermekle kalmamış, mutlu olmaları için, peygamberleri aracılığı ile gerekli bilgileri vermiştir. İnsanların barış ve huzur içinde olmaları, bu kuralları yerine getirmeleri ile mümkün görülmüştür. İnsanlar yaratılış itibariyle bir ve aynı temel haklara sahiptirler. İnanma veya inanmama kişinin kendisinin vereceği karardır. Temel haklara sahiptir.  Temel haklar olarak bilinenler; akıl, din, nesil, can ve maldır. Bu beş esasta ırk ve din farkı yoktur. Örneğin Hz. Musa’ya verilen Tevrat’ta ve Kur’an’da bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmekle eş değer kabul edilir. İnsanlığın barış ve huzur içinde yaşaması için öncelikle dinin doğru bilinmesi, doğru uygulanması ve temel haklara saygı gösterilmesi gerekir.

 

 

İlahi dinler asılları itibariyle birdir. Bütün Peygamberler aynı şeyleri getirmişlerdir. Bir din aslını kaybettiğinde Yüce Allah doğrusunu tekrar göndermiştir. Bu dinlere ilk Peygamberden itibaren fıtrat, Hanif, tevhıd, hak ve İslam ismi verilmiştir. Yahudi ve Hıristiyanlık ismiyle din gönderilmemiştir. İlahi dinlerin esası tek Allah’a inanmadır. Böyle bir inanca İslam ismi verilir. İslam teslim olma, barış ve sulh demektir. Yüce Allah Peygamberler aracılığı ile insanlar arasında barışın esaslarını belirlemiş, bu kurallara uyulması halinde barış olacağı, aksi durumda zulüm ve savaşların kaçınılmaz olduğunu belirtmiştir. Sulh içinde yaşanması için Allah’a kul olunması, şeytan ve uzantılarından sakınılması gerekir.

Dinin çeşitli tanımları yapılmakla birlikte, Yaratıcı’nın insanların dünya ve ahiretlerini kazanmalarını sağlamak için Peygamberleri vasıtasıyla gönderilen hükümleri olarak tanımlanır. Kur’an’da yer aldığı kelimelere göre din itaat, boyun eğme, ibadet kavramlarını içerir. Yaratıcı, dünya işlerini yürütmek ve sosyal dengeyi sağlamak üzere gerekli kuralları belirtmiş, bunlara saygılı olunmasını istemiştir. Asrımızda dünyada insanlığın sıkıntı çekmesi veya huzurlu olması için yanlış ve doğruların sağlıklı bir şekilde bilinerek hareket edilmesi gerekir. Zira Yüce Allah her şeyi çift olarak tanıtmıştır. Doğru yanlış, savaş barış, iyi kötü. Terör ve savaşın sebepleri ortadan kaldırılmak suretiyle barış olması mümkündür.

B.Terör ve Savaş’ın Kaynağı

Yüce Allah bütün peygamberlere verdiği görevi hatırlatırken kendisine kul olup emirlerini dinlemelerini, şeytan ve onun isteklerinden sakınmalarını önermiştir. Bu yapılırken barışın temelini yaratılanlar arasında adalet, ihsan ve yardımlaşma olarak belirlemiş, savaş ve terör sebebi olarak Allah’ın gönderdiklerine inkâr, ahlaksızlığın yaygınlaşması ve güçlünün zayıfa zulmetmesi gösterilmiştir. Adaletin, kulluğun ve yardımlaşmanın olmadığı toplumlarda fiziki gücü elinde bulunduranların hâkimiyeti geçerli olur. Güç sahibi olanlar hâkimiyetlerini kurmaları için ilk başvurdukları metot terör, anarşi ve savaştır.

Terör: Yıldırmak ve korkutmak maksadıyla hak ve hukuku hiçe sayarak sistemli bir şekilde yapılan şiddet hareketleridir. Anarşi ise kamu düzen ve disiplininin ortadan kalkması, toplumda kanunsuzluğun hakim olmasıdır. Terörist devlet veya fert, siyasi emellerini kabul ettirmek için şiddete başvurup, sistemli bir şekilde korkutucu ve yıldırıcı hareketlerde bulunurlar. Diğer bir ifade ile terörü fert, çete ve bir devletin başka bir devleti içerden çökertmek için yaptırdığı faaliyetler şeklinde görmek mümkündür. Bozulmamış ilahi dinlerde terör ve anarşi şöyle değerlendirilir.

“…. Kim bir insanı veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık (bu suçların cezâsı) olmaksızın öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim de bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur…”“Şüphe yok ki, kanlarınız, mallarınız, namuslarınız, vücutlarınız birbirinize Mukaddes Şehir’de, mukaddes aydaki mukaddes gün kadar haramdır, dokunulmazlıkları vardır… Benden sonra, birbirinizin boynunu vuran (canına kıyan) kâfirler (gibi) olmayın.”

Örnek alınan metinlere göre Müslüman ve Gayr-i Müslim ayrımı yapılmadan her insanın canı, malı ve namusu masumdur. Bunlara dokunabilmek için suçun sabit olunması gerekir. Suçsuz birine ceza vermek terördür, anarşidir ve savaştır. Allah ve Onun gönderdiği peygamberler barış ve sulhu sağlamak için gönderilmiştir. Bir Peygambere verilen kaynaklar bozulmuş veya yok olmuşsa ilahilik vasfını kaybetmiş olur. Yaratıcı bozulanları düzeltmek için yenisini göndermiştir. Yüce Allah son kitabını tanıtırken şöyle buyur. “Doğrusu bu Kur’an, İsrail Oğullarına, hakkında ihtilâf edegeldikleri şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır.”

1-Asrımızda Terör ve Savaşların Sebepleri

İlahi dinleri gönderen Allah, tebliğ eden Peygamberler, tahrif eden veya bozan dini kendi çıkarları için kullanan din adamlarıdır. Bütün dinlerde ilahi dini knıendi çıkarları için kullanan ve kullanmak isteyenler olabilir. Zamanımızda savaş ve terörün sebebi ve kaynağı nedir? Gibi soruların cevabı verilmesi gerekir. Son üç dinin metinlerine tarafsız olarak yaklaştığımızda konunun daha iyi anlaşıldığı görmemiz mümkündür. Son üç dinin Peygamberi Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed aynı şeyleri getirmişlerdir. Bunlar bir birlerini tasdik ederler. Asrımızdaki Tevrat Metinlerinde şu ibareye rastlanır. “İsrailoğulları Mısır diyarından çıktıkları zaman, Rabbin onlarlarla ahdettiği Horeb dağında sandıkta Musa’nın koymuş olduğu iki taş levhadan başka bir şey yoktu.” Kendi kitapları Tevrat’ın Hz. Süleyman döneminde iki taş levha olduğu belirtilmiş, Yüce Allah’ta Kur’an’da Tevrat ve İncil’i din adamlarının bozduğunu bildirmiş, Hz. Musa’ya savaş, anarşi ve terör konusunda emredileni haber vermiştir. Buna göre suçsuz birini öldüren bütün insanları öldürmüş gibi günah işleyeceğini belirtmiştir. Şimdiki Kitabı Mukaddes’te bu emirler şöyle değiştirilmiştir.

“Her kim Allah’ın Rabbe hizmet etmek üzere orada duran kâhini, yahut hahamı dinlemeyerek küstahlıkla davranırsa, o adam ölecektir. O’na emrettiğin her şeyde kim senin emrine isyan eder ve senin sözlerini dinlemezse öldürülecektir.”

“Öldürülmüş ve esir edilmiş olanların kanından, düşmanların reislerinin başından oklarımı kanla sarhoş edeceğim. Ve kılıcım et yiyecek. Ey milletler, onun kavmi ile beraber sevinin. Çünkü kullarının kanının öcünü alacak ve hasımlarına intikamla karşılık verecek.”

Tevrat’ta yer alan yukarıdaki bilgiler Yahudilerin görüşlerini yansıtır. Yüce Allah peygamberlerine böyle emirlerin verilmediğini belirtir. Tevrat ve İncil metinlerindeki ifadeler Allah’ın rahmet ve merhamet sıfatlarıyla bağdaşmaz. Metinlerden anlaşıldığına göre din adamına itiraz etmenin cezası ölümdür denilmesi din adamları kendilerini korumak için Tevrat’a ilave edilen cümlelerdir. Oysa Tevrat’ın diğer metinlerinde, “Bir kimseyi vurarak öldüren kimse mutlaka öldürülecektir.” denilir. Allah’ın bütün insanlara eşit olarak verdiği hakların hiçe sayılarak sadece Yahudi ve Hıristiyanların çıkarları için Müslümanların sömürülmesi, bütün için Ehl-i Kitap ve Müslüman din adamı görünümündeki kişilerin emellerine alet edilmesi savaşın ve terörün kayağını oluşturduğu anlaşılır. Dünya çıkarları yüzünden dinlerini tahrif eden Gayr-i Müslim din adamları ve bunların güdümüne giren Müslüman görünümlü din adamlarının İslam’da yeri yoktur. İslam bu durumu din adamlarını Allah yerine koyma olarak değerlendirip, şu ifadelerle tenkit eder.

“Onların çoğunu günah, düşmanlık ve haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Rabbânîler ve Hâhamların, onları günah söz söylemekten, haram yemekten men etmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne kötüdür.” İbn Abbas, yukarıda zikri geçen Mâide Sûresi’ndeki 62. âyetin, ikaz ve uyarı açısından Kur’ân’daki en şiddetli ayetlerden biri olduğunu belirtir. Hz. Peygamber de ayetleri değiştirme konusunda insanların dikkatini çekerek, “İçlerinden günah işleyen bir kimseyi, bundan men etmeye güçleri yettiği halde, bunu yapmayan toplulukları, Allah mutlaka cezalandırır.” buyurur. Gerçeği bildikleri halde gereğini yerine getirmeyen din adamlarının yaptığı hatalar, diğer insanların yaptıklarından daha kötü olduğu anlaşılır. Asrımızın belası olarak bilinen savaş, terör ve anarşiyi destekleyen bazı devletler, kurum ve kuruluşlar vardır. Bunların ilk hedefi vadeliden topraklar yalanı adı altında Yahudilerin çıkarlarıdır. Bunun için her yol caizdir.

1-Vadedilen Toprakların Durumu

Asrımızda Filistin, Lübnan, Suriye, Irak ve Türkiye’de yapılmak istenenler uydurulmuş Tevrat metinlerinde yer aldığı görülür. Yüce Allah ilahi kitaplarında yeryüzünün Allah rızası için hareket edenlerin olduğuna işaret ederken, Yahudi din adamları tersini savunur. Kitab-ı Mukaddes’ten Yahudiler Allah’ın seçkin kullarıdır. Metinler şöyledir.

 

  1. a) “Kızıldenizden, Filistin denizine kadar, çölden ırmağa kadar sana hudud koyacağım. Çünkü memleketin ahalisini sizin elinize vereceğim” b) “Yahudilerin ayak bastığı her yer, çölden, Lübnandan, ırmaktan, Fırat ırmağından, garb denizine kadar, kimse onların önünde duramayacak, dehşet ve korku her tarafa yayılacaktır.” c)“… İsrail onun mirasının sıptıdır. İsmi orduların Rabbidir. Sen benim topuzum ve cenk silahımsın. Seninle milletleri kıracağım. Seninle ülkeleri helak edeceğim. Seninle atı ve binicisini kıracağım. Seninle cenk arabasını ve binicisini kıracağım. Seninle erkeği ve kadını kıracağım. Seninle kocamış adamı ve genci kıracağım. Seninle genç erkeği ve erginliğe ulaşmamış kızı kıracağım. Seninle çobanı ve sürüsünü kıracağım. Seninle çiftçiyi ve çiftini kıracağım. Seninle valiyi ve kaymakamı kıracağım.” “Suriyelileri bitirinceye kadar onları afette vuracaksın.” “Allah’ın Rab o milletleri senin önünde azar azar kovacak. Onları çubukla bitirecek…”

Yukarıdaki cümlelerde belirtilen hedeflere ulaşmak için Hıristiyan ve Müslümanların yok edilmesi veya hedefe ulaşana kadar değişik usul ve metotlarla yanlarına çekmeleri gerekir. Yahudilerin emelleri için kandırılmış Hristiyan ve Müslüman din adamları ve siyasetçiler her dönemde ola gelmiştir. Yüce Allah Tevrat’ta olması gerekenleri şöyle haber verir.

“Bundan dolayıdır ki İsrail Oğullarına şu hakikati hükmettik: Kim bir canı bir can mukabilinde veya yeryüzünde bir fesat çıkarmaktan dolayı olmayarak öldürürse bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu diriltirse bütün insanları diriltmiş gibi olur.” “Tevrat’ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (Her yaralama misli ile cezalandırılır). Kim bunu (kısası) bağışlarsa kendisi için o kefâret olur. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir.”

İslam âlimleri, Kur’an’da ve diğer kitaplarda yer alan hükümlerden hareketle, İslâm’da asıl olan insanın hür olmasıdır. Geçerli sebep olmadan kan dökmek haramdır prensibini benimsemişlerdir. Dolayısıyla İslam’da Müslümanın sahip olduğu bütün temel haklara diğer insanlar da sahiptir. Hz. Ömer, Kur’ân’da yer alan miskin kelimesini Ehl-i Kitap’ın fakirleri olarak değerlendirerek maddi sıkıntıdan dolayı hayatlarının tehlikeye düşeceği endişesiyle onlara maaş bağlatmıştır. Osmanlı hukukunda insan hayatı için; “Bir masumun hayatı ve kanı bütün insanlık için dahi feda edilemez” maddesi yer almaktadır.

  1. BARIŞIN SAĞLANMASI

İslam’a göre barışın sağlanması için Allah, Peygamberler ve kitaplara doğru inanılması, doğru yaşanması ve doğru uygulanması gerekir. Bunun için şu şartlar öne çıkmaktadır.

  1. Müslümanların Birlik İçinde Olması

Kötülüklerin önlenmesi ve insanlarının yüzünün gülmesi için Müslümanların Kur’an ve Sünnet çerçevesinde kardeş olmaları gerekir. Hucurat Suresi 10. Ayette yer alan “ıhveh’ kelimesinin iki cemisi bulunur. Bunlar; “ihvetün” ve “ıhveh” İhvetün nesep ve dinde kardeş demektir. Ihvan ise bir toplumun mensupları şeklinde açıklanır. Yüce Allah “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir.” ifadeleriyle Allah’ın razı olduğu insanları belirtmiş olur. Hz. Peygamber’de; “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, Onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir Müslümanın sıkıntısını giderirse Allah’ta o sebeple onu kıyamet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah’da onun ayıbını kıyamet gününde örter.” Yüce Allah ilk sureden itibaren sakınılması gereken düşmanları tanıtır. Düşmandan dost olamayacağı ve Müslüman’ın dışındaki inanç sahipleri sırdaş edinilmemesi gerektiği belirtilir.. Yüce Allah onların karakterini şu ayetle açıklar:  “Şurası bir gerçektir ki, küfürde direnenler, bir birlerinin dostu ve yardımcılarıdır. Eğer Müslümanlar bir birinin dostu ve yardımcıları olmaz ise, yeryüzünde fitne-fesat, büyük kargaşa ortaya çıkar.” Âl-i İmran Suresi 118 ayette yer alan “Bitâneh” kelimesi sırdaş, candan arkadaş anlamlarına gelip, gizli sırların Gaye-i Müslimlere verilmemesi tavsiye edilir. Tarihî bir vesika olarak ifade etmek gerekirse, Hz. Ömer’den Hire halkından çok zeki bir Hıristiyanın katip yapılması istenir. Halife, devlet sırlarının Müslümanlardan başkasına verilmesinin doğru olmadığını ileri sürerek, yapılan teklifi geri çevirir.240

  1. Müslümanların Güçlü Olması

Bir memleket yeraltı,  yer üstü açısından zengin olup, tabiat açısından güzel ise o devletin düşmanı çok olur. Bu vasıfların hepsi memleketimizde mevcuttur. Düşmanı da çoktur. Bu düşmanlardan korunmak için maddi ve manevi açıdan kuvvetli olunması gerekir. Terörü önlemenin kuralı kuvvettir. Kuvvet ikiye ayrılır. a) Manevi kuvvet: Yüce Allah ve Hz. Peygamber sevgisinde birleşmektir. b) Maddi güç: Düşmanların sahip olduğu her türlü imkâna sahip olmaktır. Yüce Allah bu durumu şöyle ifade eder.

“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.”

Hz. Peygamber ayette yer alan güç kelimesini “güç atmaktır” sözleriyle tefsir eder.  Bu ifade asrımızsa her türlü ateşli silahları akla getirir. Buna göre Müslüman’ların asrın ihtiyaçlarına göre düşmanlık yapan devletlerin sahip olduğu askeri ve sivil imkânlara sahip olunması gerekir. Ayetin anlamında yer alan sizin bilmediğiniz Allah’ın bildiği düşmanlıklardan korunmak için gereğini yapılarak Allah’a güvenilmeli, tedbirler alın demektir. Osmanlı atasözündeki “su uyur düşman uyumaz” ifadesinde su komutan demektir. Öte yandan Hz. Peygamber’in; “Atınız, bininiz, atmanız binmenizden daha hayırlıdır” ifadesi düşmana karşı üstünlük sağlayacak her türlü silahı akla getirir. Bu güce sahip olunmadan vatan, din ve iffetin korunması mümkün değildir. Diğer taraftan ayetin anlamında yer alan güç kelimesine ilim, fen, sanat, medeniyet, ekonomi ve askeri bilgiler olarak değerlendirmek mümkündür. Bu imkânlara sahip olanlara iç ve dış düşmanlar zarar veremez.

3- Haberlerin İrdelenmesi

İslam asılsız haberleri fitne olarak değerlendirir. Fitne ise, terörün esasını oluşturur. Anlam itibariyle küfür, şirk, ihtilaf, zulüm, öldürme, anarşi çıkarma ve huzuru bozma gibi anlamlara gelir.  Düşman içerde fitne çıkarmak ister. Bunun için haberlerin iyi analiz edilmesi gerekir. Fitnenin hedefi insanlar arasında asılsız haberleri yayarak kardeşliği yok etmek, güven ortamını bozmak, tefrika çıkarmak, iç ve dış barışı bozmaktır.  Kardeşliği oluşturmanın ilk şartı, gelen haberlerin doğruluğunu tespit etmektir.

İslam’da yasak edilen her fiilin terör ve anarşi ile ilgisi bulunur. Örneğin hırsızlık, gasp, öldürme, uyuşturucu kullanımı, içki ve kumar, yalan ve iftiranın sonucu terör ve anarşidir. Yüce Allah yukarıda ifade edilen fiillerin hepsini yasaklayarak yapılması gerekenleri  “Eğer size bir fasık bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın.”, “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan kaçının.”  buyurmuştur. Rivayete göre Hz. Peygamber Velid b. Ukbe’yi Beni Mustalik kabilesine vali olarak tayın eder. Söz konusu kabile ile Velid arasında daha önceleri bir husumet bulunur. Velid b. Ukbe Beni Mustalik kabilesine yaklaştığında silahlı kişilerle karşılaşır ve kendisini öldüreceklerini sanarak geri döner ve Hz. Peygambere kabileden silahlı kişilerin kendisine saldırdığını ileri sürer. Bunun üzerine gelen haberleri araştırın ayeti nazil olur. Hz. Peygamber haber getiren kişi sahabe bile olsa haberin doğruluğundan emin olmadan uygulamaya geçmemiştir.

4. Adâletin Tesis Edilmesi

İslam üç temel üzerine kurulur. Adalet, ihsan ve yardımlaşma. İnsanlar arasında bu üç hasletin gerçekleşmesi durumunda dargınlıklar barışa, düşmanlıklar kardeşliğe dönüşür. Kötülüklerde üç noktada toplanır. Allah’ın emirlerini inkâr, fuhuş ve zulüm. Terör ve anarşinin temeli bu üç noktada toplanır. İslâm önce teröre giden yolları etkisiz hale getirmeyi önerir. Adâlet, herkes için geçerlidir. Allah’ın emrettiği adalette din, ırk ve sosyolojik konuma bakılmaz. Her insana eşit yaklaşılır. Bu konuda diğer din sahipleri isterlerse kendi inançlarını, dilerlerse İslam’ın emirlerini tercih edebilirler.”

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.”

Yüce Allah terörü önlemeyi adalet şartına bağlarken, Hz. Peygamber de, bir günlük adaleti, adil olunmadan yapılan kırk yıllık ibadetten hayırlı saymış, “Allah zulmetmeyen hakimle beraberdir. Zulmederse onu nefsinin isteğine bırakır” “Kıyamet gününde Allah’ın en çok sevdiği ve kendisine yakın ettiği insan dünyada adil olanlardır. O gün Allah’ın kızdığı ve kendisinden uzak tuttukları insanlar ise zalim olan imamlardır.” buyurmuştur. Farklı din mensuplarının konumu ifade edilirken de; “bilmiş olunuz ki; her kim bir zimmiye zulmeder yahut taşıyamayacağı bir yük yüklerse, hakkını gasp eder veya elinden zorla alırsa ben kıyamet gününde o kimsenin hasmıyım.”  Buyurmuştur.

  1. Dini Doğru Öğrenme Ve Öğretme

Doğru din Allah’tan geldiği şekliyle korunan dindir. Yüce Allah; “Andolsun biz Kur’an’ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?” buyururken kitap ve sünnete ilaveten iştişareyi emretmektedir. Din adamların yapacağı iş dini doğru öğrenecek, doğru düşünecek ve doğru tebliğ edecektir. Dinin korunması Peygamberlerden sonra din adamlarının görevidir. Din adamları konuyla ilgili Allah’a ve Peygamberine karşı sorumludur. Yahudi ve Hıristiyan din adamları dünya sevgisi yüzünden dinlerini tahrif etmişlerdir. Müslüman din adamlarını yoldan çıkaracak etkenleri Yüce Allah Tevbe Suresi 24. Ayette belirtir. İşaret edilen ayette dünya sevgisi Allah ve Peygamber sevgisi önüne geçerse sıkıntı çekileceği belirtilir. Yüce Yaratıcı, Hz. Musa’nın kavminin hatalarını hatırlattıktan sonra Hz. Peygamberin şahsında bütün inananlara, “O halde seninle beraber tövbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir. Ve zulm edenlere meyl etmeyin ki size ateş dokunur.” buyurur. Zulüm savaş, terör ve anarşidir. Zulüm Şeytanla birlikte cehenne girmedir. Terör sebebiyle çoluk çocuk, kadın erkek birçok insan mazlum durumuna düşer. Hz. Peygamber dinin özünü içeren, Hud Suresi, Müslümanların dini doğru öğrenmelerini, dünya ve ahıreti dengeli tutmalarını, kimseye haksızlık etmemelerini ve mutedil olmalarını emreder.

“Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir.” “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.” “Artık kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, Biz de onu en kolaya hazırlarız (onda başarılı kılarız).” Hz. Peygamber’de;  “İslam’da zarar ve zarar verdirme yoktur”, “Müslüman eliyle ve diliyle başka birine kötülük yapmayan insandır” buyurarak Müslümanın dini, vatanı, nefsi ve kırmızı çizgilerini korumanın dışında silah kullanamaz.

6. Kur’ân Ve Sünnetin Çözüm Kaynağı Oluşu

Yüce Allah Müslümanların Allah ve Resulüne tabi olmasını ister. “Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!” Dikkat edilirse hata hariç hiçbir Peygamber insan öldürmemiştir. Her konuda vahiy ile amel etmiştir. İslam, Dostlukta ve düşmanlıkta acele karar verilmesini uygun bulmaz. Kötülükleri önlemek için Yaratıcı ve O’nun peygamberinin önerilerine yer verilmesini ister. Hz. Peygamber, kendisine düşmanlık yapan ve yapılmasını isteyenlere Allah’ın emrettiği şekilde tedbir almıştır. Zulümle abad olunmaz.  Nebi her zaman mazlumun yanında yer almış, ümmetine de bu tavsiyede bulunmuştur. Allah sözünde durmayan, hile ve kumpas kuran ve zulmedene önce dünyada ceza verir. Yüce Allah Kur’an’ın çözüm kaynağı olduğu şöyle ifade eder. “Biz bu Kitab’ı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.” Hz. Peygamber’de çözüm yolunu şöyle gösterir. “Çıkış yolu Allah’ın Kitabındadır. Onda sizden öncekilerin kıssaları, sizden sonrakilerin haberi ve aralarınızdaki münasebetlerin hükmü ve çözüm yolları mevcuttur. O Allah’ın sağlam ipidir.”

Netice

Savaş ve terörün kaynağı insanların fıtrat inancından uzaklaşarak, Yahudi ve Hıristiyan din adamları tarafından tahrif edilmiş Tevrat metinlerinde Allah ‘tan geldiğine inanılan metinler olduğu anlaşılır. İlahi kaynakların asıllarında asıl olan barıştır. Asrımızda Yahudilerin ve onların çıkarları için çalışan, Hıristiyan ve Müslüman değerleri hiçe sayılarak Kudüs eksenli dünya hâkimiyeti hedefleri gelir. Kur’an ve Sünnete göre düşman iç ve dış kaynaklı olarak ikiye ayrılır. İçeriden gelen tehlikeleri, devlet millet kaynaşması, dinin doğru öğrenilmesi ve yaşanması, gerekli eğitimin verilmesi, hoş görü, temel haklara saygı, kardeşliğin pekiştirilmesi, sosyal refahın dengelenmesi, içerdeki işbirlikçiler sıkı takip edilerek etkisiz hale getirilmesi sayesinde önlenebilir. Dıştan gelen terör ve savaşı önlemek için ırka dayalı farklılıkları din ve vatan sevgisiyle birleştirerek, vatandaşlar arasında birliği sağlayıp kardeşliğin sağlanmalı, Enfal Suresi 60. Ayette ve hadislerde ifade edilen askeri güç dengesinin kurulması, dış güçlerden maddi ve manevi açıdan kuvvetli olunması, sırlarının korunması, Gayr-i Müslümlerin dostluğuna itibar edilmemesi, her konuda Gayr-i Müslimlerden üstün veya onlarla eşit düzeye gelinmesiyle önlenir. Bunlar yapılmadan barışı sağmak mümkün olmaz.   

________________
[1]® Prof Dr. Remzi Kaya Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fak. Bursa
[2] Bk. Araf 7/172-173; Rum, 30/30
[3] Hucurat, 49/13.
[4] Bk. Maide 5/90, Bakara, 2/219.
[5] Bk. En’an, 6/106
[6] Bk. Bakara, 2/187.
[7] Bk. Bakara, 2/195
[8] B. Bakara, 2/188
[9] Bk. Mâide 5/32
[10] Rum, 30/30
[11] Âl-i İmran, 3/67
[12] Bakara, 2/255
[13] Tevbe, 9/33
[14] Âl-i İmran, 3/19
[15] Bk Nahl. 16/36.
[16] Farklı anlamlar için bk. Râgıp el-Isfâhânî, el-Müfredat fî Garîbi’l-Kur’an, İst 1986. S. 252-253
[17] Bk. Bakara, 2/193; Âl-i İmran, 3/5, 24, 73, 85.
[18] Bk. Nakl. 16/36
[19] Bk. Nahl 16/90
[20] Ayverdi, İlhan, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, (I-III) İst. 2005, III/3130; Bk. Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük; I-II, 2200.
[21] Bk. Ayverdi. Ayn esr.
[22] Mâide 5/32.
[23] Buhari, Fiten, 8.
[24] Neml, 27/76
[25] Bk. Araf, 7/157 Krş Tesniye, 18/18
[26] Kitabı Mukaddes Eski Ve Yeni Ahit İst. 1993; I. Kırallar, Sure 8/9
[27] Bk. Neml, 27/76
[28] Bk. Maide 5/32, 45.
[29]Kitâb-ı Mukaddes, Tesniye ,17/12.
[30]Kitâb-ı Mukaddes, Tesniye, 32/42-43, s.212.
[31] Bk. Neml, 27/76
[32] Çıkış 21/13
[33] Bk. Tevbe, 9/31.
[34] Mâide, 5/62-63.
[35] İbn-i Kesîr, Tefsir, III/24.
[36] Ebû Dâvud, Melâhim, 17.
[37] Râzî Tefsir, XII/39-40.
[38] Bk. Enbiya, 21/105, Krş. Nur. 24/55
[39] Kitâb-ı Mukaddes, Çıkış, 23/31, s. 872.
[40] Kitâb-ı Mukaddes, Tesniye, 12/23-25, s.189.
[41] Kitâb-ı Mukaddes, Yeramya, 51/19-23.
[42] Kitâb-ı Mukaddes, Krallar, 13/17.
[43] Kitâb-ı Mukaddes,Tesniye, 9/22-23.
[44] Mâide, 5/32.
[45] Mâide, 5/45.
[46] Bk. Özel, Ahmet, İslâm Hukukunda Milletler Arası Münasebetler ve Ülke Kavramı, İst. 1990, s. 29.
[47] Ebû Yusuf, Kitâbu’l-Haraç, s. 135-136.
[48] Akgündüz, Ahmet, Öztürk Said, Bilinmeyen Osmanlı, İstanbul 1999, s. 404.
[49]Ebû Dâvud, Edep, 46, (4893);Tirmizi, Hudûd, 3 ,(1426); Cânân, a.g.e., 10/147; Bak. Benzer bir hadis için: Müslim, Zikr , 38/2699);Tirmizi, Hudûd , 3 ,(1425) ; Cânân, age, 10/149.
[50] Bk. Bakara, 2/120
[51] Âl-i İmrân 3/118.
[52] Enfal, 8/73
[53] Bkz. İbn Manzûr, XIII/55
[54] Bkz. Taberî, Tefsir IV/61-64; Razî, Tefsir VIII/210.
[55]240 Bkz. Râzî, Tefsir VIII/210.
[56] Bk. Tevbe, 9/24
[57] Enfal, 8/62.
[58] Bk. Müslim, İmâret, 167; Ebû Dâvud, Cihad, 23; Tirmizi, Sûre, 8; İbn Mâce, Cihad, 19
[59] Bk. Ebû Dâvud, Cihad, 23.
[60]İbn-i Manzûr, Lisânü’l-Arap, XIII/317-320; Taberî, III/194-195; Zemahşerî, Esâsu’l-Belâğa 1/132; Râzî,Tefsir, V/4132. Elmalılı, Tefsir, 11/695.
[61]Râgıp, age, 560.
[62]Taberî, Tefsir, II/194-195; İbn-i Kesîr, Tefsir, I/329-30.
[63] Hucurat, 49/6.
[64] Hucurat, 49/10.
[65] Bk Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VII/196
[66] Şûrâ, 42/15.
[67] Mâide, 5/8.
[68] Ebû Dâvud, Buyu’ 79; Tirmizî Buyu’ 38.
[69] Tirmizî, Ahkâm, 4; İbn Mâce, Ahkâm, 2.
[70] Tirmîzî, Ahkâm, 4.
[71] Ebû Yusuf, Kitâbu’l-Haraç s. 135; Hamidullah, Introductıon To The Islâm, No, 423.
[72] Kamer, 52/22
[73] Hud 11/112-113
[74] En’âm, 6/115
[75] Tevbe, 9/119
[76] Leyl 92/4-6.
[77] İbn Mâce, Ahkâm, 17; Ahmed b Hanbel, V/227.
[78] Buhârî, İman, 4; Müslim, İman, 64,65; Ebû Dâvud, Cihâd, 3.
[79] Âl-i İmram 3/31-32.
[80] Nisa, 4/80
[81] Nahl, 16/64
[82] Tirmîzi, Fedâilu’l Kur’ân, 14, (V/172):